İçeriğe geç

Balkan Notları – 1 : Kosova / Priştine

Bir gruba veya tur organizasyonuna bağlı olmaksızın sadece sırt çantanız ve haritanız ile gezmenin en güzel yanı tamamen bağımsız olmanızdır, sabah kalktığınızda haritanızı açarsınız ve gitmek istediğiniz ülkeyi, şehri seçersiniz. Seçiminiz sadece size kalmıştır ve bu seçimi yapabilmek insana tarifi zor bir özgürlük hissi yaşatır. Üstelik gittiğiniz şehirlerde sadece size gösterilen veya gösterilmek istenen turistik yerleri yani o şehrin vitrinini değil gerçeklerini de görebilirsiniz. Arka mahallelerine gidebilir, insanları ile tanışabilir, istediğiniz uğraşa istediğiniz kadar vakit ayırabilirsiniz. Aynı düşünceyle; bana göre sırt çantalı gezilerde konaklanabilecek en güzel yerler hostellerdir. Böylece dünyanın her yerinden gelmiş gezginlerle tanışma fırsatı yakalayabilirsiniz. Kim nereden gelmiş, nereye gidiyor, neler görmüş, neler yaşamış, kaç gündür, kaç aydır hatta kaç yıldır yollarda tüm bu konuşulur, edinilen bilgilere göre planlar güncellenir, yeni dostluklar kurulur. Tabi hostellerin dezavantajları da yok değildir. Konfor bulamazsınız bir kere. Zaten konfor arayan biri olmadığımdan bu benim için pek sorun yaratmasa da bazen durum umduğunuzdan da kötü olabilir. Örneğin Priştine de kaldığımız hostel o kadar salaş ve pis bir yerdi ki yatakta sabaha kadar kaşındık durduk. Çok şükür ki bitten değil sadece kirdenmiş.

İki kişi olarak çıktığımız bu Balkan turunda gezdiğimiz şehirlerin turistik vitrinlerinin yanında gerçek yaşantısını, insanlarını da gözlemlemeye çalıştık. Bu yazımızda da, gezi rehberlerinde okuyabileceğiniz bilgilerden daha çok bunları aktarmayı çalışacağız. Şimdiden söylemek gerekir ki; kuşe kağıda basılı gezi rehberlerinde okuyabileceklerinizden veya parmak arası terliklerinizi şapırdata şapırdata gezebileceğiniz turlarda görebileceklerinizden çok farklı manzaralarla karşılaşacağız. Gezilen coğrafya Balkanlar olunca insan ister istemez en çok bu coğrafyanın tarihi ve siyasi durumuna ilgi duyuyor. Gezimiz boyunca bu coğrafyada hüküm sürmüş Osmanlı, Yugoslavya ve şuanda hüküm süren ABD’nin izini sürmeye çalışacağız. 6 ülke ve 18 şehre yayılacak olan gezimizde ilk durağımız Kosova, Priştine olacak.

Kosova; Avrupa’nın en genç ülkesi, henüz 2008 yılında bağımsızlığına kavuştu. Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ni oluşturan 7 ülkeden birisi iken Yugoslavya’nın dağılmasının ardından bir süre daha Yugoslavya’nın devamı olduğunu iddia eden Sırbistan’a bağlı kaldı. 17 Şubat 2008 tarihinde ise tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etti. ABD’nin yoğun çabaları ile gelen ve ABD bayrakları ile kutlanan bağımsızlığı ABD’nin ardından ilk tanıyan ülkelerden birisi de Türkiye oldu. KKTC’yi 40 yıldır tanımayan ABD kuyrukçusu ülkeler Kosova’yı tanımak için adeta birbirleriyle yarışa girdiler. Yine de dünyanın yarısından çoğu halen Kosova’yı tanımamaktadır. Ülkeye indiğinizde havalimanında sizi ülkenin tanınmasını konu edinen afişler karşılıyor.

Bill Clinton

Kosova adeta ABD’nin Balkanlardaki bir eyaleti görünümünde. Priştine’de şehrin iki ana caddesinden birinin ismi Bill Clinton Bulvarı diğeri ise George Bush Bulvarı. Kaldığımız hosteli işleten İngiliz genç bile bu bulvarlardan bahsederken imalı bir gülümseme ile “burada nedense Amerikalıları çok seviyorlar” demişti. Gerçekten de bu sevgi şehrin her yerinde gözünüze sokuluyor. Bill Clinton Bulvarı’ndan girdiğimiz şehirde bizi ilk karşılayan Bill Clinton’un büyük bir posteri ve altında yer alan heykeli oluyor. Heykelin önünde ise İngilizce olarak Clinton’un “Ben sadece Kosovalıların iyiliğini istiyor ve bunun için çalışıyorum” mealindeki sözleri yazılı. Üzüntü ile baktığım heykelin önündeki yazıyı görünce istemsiz bir gülmeye kapılıyorum. Şehirde ve sonradan göreceğimiz üzere Kosova’nın diğer şehirlerinde de “American Corner” isimli merkezler mevcut. Bu “American Corner”larda Amerikan kültürü yerel halka ulaştırıldığı gibi düzenledikleri çeşitli etkinliklerle de yerel halkın “medenileşmesi” ve “gelişmesi” sağlanıyor! Tiyatro, müze, kütüphane gibi kamu binalarının önünde Kosova, Arnavutluk, ABD, AB ve NATO bayrakları birlikte dalgalanmakta. Gençler arasında ise ABD bayraklı tişörtler oldukça popüler. Aslında Priştine kendini ABD eyaleti sanan bir Bağcılar görünümünde.

Kosova’nın nüfusu 2 milyon civarında, yüz ölçümü ise 11.000 km² yani Konya’nın 3’te 1’inden küçük. Ülke nüfusunun %90’a yakını Müslüman Arnavutlardan oluşmakta, %3-4 civarı Türk, bir o kadar da Sırp bulunmakta. Tito’nun 1974’te yaptığı anayasal reformlar sayesinde Kosova’da resmi dil olan Türkçe 1999’da ülkenin yönetimini eline alan BM tarafından resmi dil olmaktan çıkarılmıştı. Bunun yerine ise ülkede anadili İngilizce olan kimse bulunmamasına rağmen İngilizce resmi diller arasına sokulmuştu. Şuanda da ülkedeki resmi diller Arnavutça, Sırpça ve İngilizce’den ibaret. 2015 yılında ise Türkçe’ye özel bir statü vererek Türklerin yaşadığı şehirlerde resmi dil olarak kullanılmasını sağlayan bir yasa Kosova meclisinden geçerek yasalaştı. Ancak Priştine’de pek konuşulmayan Türkçe bu şehirde resmi dil statüsünde değil.

İskender Bey

Priştine çok fazla tarihi eseri olan bir şehir değil, olanlar da Osmanlı’dan kalma bir kaç eserden ibaret. Bu eserlerin neredeyse tamamı Türkiye (TİKA) tarafından restore edilmiş. Tabi Batılı devletlerin ülkelerine sadece sömürü ve “medeniyet” taşımak için geldiklerini gören Kosova halkı Türkiye’nin camileri, okulları, tarihi eserleri restore ettirdiğini, yenilerini inşa ettiğini görünce Türkiye’ye karşı olan sevgi ve saygıları da artıyor, bunu rahatça gözlemleyebilmek mümkün. Ancak onların bu muhabbetlerini doğru anlamak gerekir; Türklere karşı büyük bir sevgi taşıyor ve şehirde her ne kadar Osmanlı eserlerini saygıyla muhafaza ediyor olsalar da Osmanlıcılık hayallerine kapılacak kadar romantikleşmememiz lazım. Unutmamak gerekir ki Arnavutların en büyük kahramanı Osmanlı Sarayı’nda yetişmiş olmasına rağmen kaçarak Arnavutluk’a gitmiş ve ömrünün sonuna kadar Osmanlı’ya karşı mücadele etmiş olan İskender Bey’dir. İskender Bey’in heykellerine, ismini taşıyan meydan ve caddelere Kosova’nın her yerinde bolca rastlamak mümkün. Örneğin şehrin ana meydanı İskender Bey’in adını taşımakta ve meydanda İskender Bey’in etkileyici bir heykeli yer almakta. Bir diğer milli kahramanları ise yine Osmanlı’ya karşı isyan etmiş olan Tepedelenli Ali Paşa. İsa Boletini de Osmanlı’ya karşı savaşarak Kosova’nın Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanmasına hizmet ettiği için büyük bir halk kahramanı olarak görülmekte. Kısacası Kosova’da Türklere karşı oldukça içten bir sevgi olmasına rağmen Osmanlı onlar için Türk’ten farklı bir kavram. “Türk” gerektiğinde yardım elini uzatan bir dost veya kardeş iken “Osmanlı” karşıtlığı sayesinde milli bilinç ve milli tarih oluşturan bir kavram.

Kosova Ovası

Sanırım bindiğimiz bir taksinin şoförüyle aramızda geçen şu sohbet Kosovalıların Türkiye ile Osmanlı’ya bakışlarındaki farkı açıklayıcı bir örnek olacaktır: Priştine’de ilk gittiğimiz yer 1389 yılında I. Kosova Savaşı’nın yapıldığı Kosova Ovası oluyor. Şehrin dışında bulunan ovaya gidebilmek için bir taksiye biniyoruz. Dikiz aynasında şehrin her yerinde gördüğümüz çift başlı Arnavut kartalı figürü asılı. Yolculuk esnasında muhabbete başladığımız şoförün Arnavut olduğunu ve anadili dışında İngilizce, İspanyolca ve İtalyanca bildiğini öğreniyoruz. Türkçe bilgisi ise sadece birkaç kelimeden ibaret. Bizim Türk olduğumuzu öğrendiğinde daha bir içten ve heyecanlı konuşmaya başlıyor. Ovaya yaklaştığımızda önce Kosova Savaşı’nda ölen Sırp Prensi Lazar için yapılan Gazimestan isimli anıta gitmek istediğimizi söylüyoruz. Lazar’ın bir Sırp prensi olması ve Gazimestan’ın Sırp milliyetçileri için bir sembol olması sebebiyle Türkçe olarak “Gazimestan kötü, kötü” diyor ve aynı ovada bulunan “Sultan Murat Türbesi güzel” diyerek oraya gitmemizi öneriyor. Oraya da gideceğimizi söyleyip önce yakında bulunan Gazimestan’a gitmeye ikna ediyoruz kendisini. Muhabbete de devam ediyoruz, Türkiye’ye oldukça ilgi gösteriyor ve sevdiğini belli ediyor. Bir ara “Türkiye güzel, Erdoğan güzel” diyor. Ben kendisini sevmediğimi söyleyince bildiği birkaç kelime Türkçe ile “Erdoğan güzel, güzel” diye yineliyor. Sohbetin devamında Osmanlı dönemi ile ilgili ne düşündüğünü soruyorum ama iyi derecede İngilizce bilmesine rağmen soruyu anlamadığını söylüyor, aynı soruyu farklı şekilde birkaç kere daha sormama rağmen inatla anlamadığını söyleyerek cevap vermekten kaçınıyor. O sırada arkadaşım beni dürterek benim de farkında olduğum üzere anlamazlıktan geldiğini söylüyor. Anlaşılan Osmanlı hakkındaki düşünceleri hoşumuza gitmeyeceğini düşündüğü cinsten ve bu yüzden söylemekten kaçınıyor. Daha sonra konuştuğumuz farklı insanlarla da benzer sohbetler yapıyoruz. Türkiye’nin AKP döneminde bu coğrafyaya hissedilebilir ölçüde yönelmesi ve Batı’ya karşı son dönemde takındığı tavır sayesinde her ne kadar Erdoğan’a bir sempati olsa da Arnavutları Türkiye’ye yaklaştıran şeyin Osmanlı sevgisi olmadığı anlaşılıyor. Osmanlı’nın bir düşman gibi görüldüğüne veya nefret duyulduğuna açıktan şahit olmadım ancak milliyetçiliğin çok yaygın ve güçlü olduğu bu toplumda pek makul görülmediği de belliydi. Aslında Yugoslavya’nın dağılışının ardından ülkenin acı bir dönemden geçmesi ve Sırplara karşı bağımsızlık mücadelesi vermiş olmaları ulusal bilincin gelişmesi için Kosovalı Arnavutlara yeni argümanlar vermiş, bu sayede Osmanlı düşmanlığına çok da ihtiyaç duyulmamış. Örneğin ileride Arnavutluk’ta göreceğimiz manzara daha farklı olacaktı.

Gazimestan

Gazimestan, I. Kosova Savaşı’nda Osmanlı’ya yenilen ve savaş alanında öldürülen Sırp Prensi Lazar için 1953 yılında yapılmış kule şeklinde bir anıt. Prens Lazar ilk defa 19. yüzyılda Osmanlı’ya karşı başlayan Sırp İsyanları’nda milli bir kahramana dönüşüyor. Ardından ise 1990’lı yılların başındaki savaş ve kriz döneminde Sırp milliyetçileri tarafından bir argüman olarak yeniden kullanılmaya başlanıyor. Yugoslavya’nın parçalanmasının ve ardından yaşanan birçok katliamın, soykırımın baş aktörlerinden biri olan Slobodan Miloseviç, 1989 yılındaki meşhur konuşmasını da burada yapıyor. Konuşma için özellikle seçilen bu noktada 500 bine yakın Sırp milliyetçisi toplanıyor ve Miloseviç tarafından onlara “Büyük Sırbistan”ın kurulacağı müjdeleniyor. Yugoslavya’nın sonu olarak yorumlanan bu konuşma aynı zamanda yüzbinlerce masum insanın öldürüleceği savaşların da ilk işareti oluyor. Anıt hala Sırplar tarafından milli bir sembol olarak görülürken ülkedeki Türk ve Arnavut Müslümanlar anıtın varlığından oldukça rahatsız haldeler, sık sık yıktırılması gündeme geliyor olsa da gergin ilişkiler ve hassas dengeler yüzünden somut bir adım atmaktan kaçınılıyor. Anıttan ayrılırken, ülkede bulunan NATO’ya bağlı Barış Gücü’nde görevli Avusturyalı bir subayın tek başına ve resmi üniforması ile ziyarete geldiğini görüyoruz. Böylesine sembolik anlamlar taşıyan bir yere resmi üniforma ile yapılan bu ziyaretin subayın şahsi merak ve kültüründen mi yoksa Avrupalı BM subaylarının genel alışkanlıklarından mı kaynaklandığını merak ediyorum. Subayla selamlaşarak yolumuza devam ediyoruz.

Sultan I. Murat Türbesi

Savaş alanını gezerken yaralı bir Sırp askeri tarafından bıçaklanarak şehit edilen Sultan I. Murat’ın türbesi de ovada, Gazimestan’ın birkaç kilometre ötesinde bulunuyor. Türbe Sultan Murat’ın şehit edildiği noktaya kurulmuş. Yakın zamanda ise Türkiye tarafından restore edilmiş. Giriş kapısında bizi Türk bayrakları karşılıyor. Türbe’nin selamlık binası şuanda müze olarak kullanılmakta, içerisinde çok fazla bir şey olmasa da Osmanlı’ya ait birkaç sancak, yazma ve kıyafet görebilmek mümkün. Müze görevlisi Türkçe veya İngilizce bilmediğinden sohbet etmemiz mümkün olmuyor. Sultan Murat’ı ziyaret ettikten ve ovaya şöyle bir göz gezdirip zamanında burada yaşanan savaşı gözümüzde bir süre canlandırdıktan sonra tekrar taksimize binip Kosova Ovası’ndan ayrılıyoruz. Şehre dönerken taksici bize Sultan Murat’a ait olduğu iddia edilen bir türbenin daha olduğunu söyleyip oraya getirmeyi teklif ediyor ama pek inandırıcı gelmediğinden gitmek istemiyoruz. Bu sırada taksicimiz yoldan geçen güzel bir kadını da Türkçe “bak, bak, bak” diyerek bize göstermeyi ihmal etmiyor.

Fatih Sultan Mehmet Camii

Priştine, pek fazla gezecek yeri olmayan biraz da sıkıcı bir başkent. Şehrin tarihi eserleri birkaç Osmanlı yapısından ibaret, bunların içerisinde de en önemlisi Fatih Sultan Mehmet (Büyük) Camii. Şehirdeki müzeler ise kapalı. Kurban Bayramı olduğu için kapalı olduklarını düşünüyordum ki daha sonra sürekli olarak kapalı olduklarını öğrendim. Şehirdeki en ilgi çekici yapı ise Hırvat bir mimar tarafından tasarlanan ve 1982 yılında açılan Ulusal Kütüphane binası. Metal bir ağ ile kaplı ve 99 kubbesi olan binanın mimarı her ne kadar İslam ve Bizans mimarilerini harmanladığını söylemişse de bina inşa edildiği günden bugüne dek hem mimari hem de siyasi tartışmalara sebep olmaya devam etmekte. Örneğin kubbelerin Arnavutların milli başlığı olan “plisi”ye benzemesi Sırpların tepkisine sebep olmuş. Kütüphane’nin önünde Kosova, Arnavutluk, ABD, AB ve NATO bayrakları birlikte dalgalanıyor. İçerisinde ise bir başka “American Corner” bizi karşılıyor.

Ulusal Kütüphane ve Kurtarıcı İsa Katedrali
Rahibe Teresa Katedrali

Kütüphane’nin hemen yanında Kurtarıcı İsa Katedrali’nin kaba inşaatı bulunuyor. 1995 yılında yapımına başlanılan bu Sırp Ortodoks Katedrali 1998’de Kosova Savaşı’nın patlak vermesiyle inşaat halinde kalmış. Müslümanların rahatsızlık duyduğu yapının akıbeti ise o gün bugündür belirsizliğini koruyor. Ancak biraz ötede ve tam karşı hizasında devasa bir katedral daha inşa edilmekte. İnşasına yakın zamanda başlanılan bu yeni Katedral neredeyse tamamlanmak üzere. Öyle sanıyorum ki bu Katedral ile “bizim Hıristiyanlarla bir sorunumuz yok sadece Sırpların sembolü olan kiliseyi istemiyoruz gerekirse ondan çok daha büyüğünü tam karşısına biz inşa ederiz.” denilmek istenmiş. Katedrale Rahibe Teresa’nın adı verilmiş. Rahibe Teresa Balkan ülkelerinin kalan son ortak sembolü gibi. Her ülke onu sahipleniyor ve diğerlerine kaptırmamaya çalışıyor. Gezdiğimiz tüm ülkelerde adeta bir Rahibe Teresa yarışı var, kim adını daha çok yaşatacak diye. Heykellerine, adını taşıyan caddelere, meydanlara, kiliselere, müzelere gezimiz boyunca her şehirde fazlasıyla rastlıyoruz.

Pazar yeri

Priştine ülkenin başkenti ve en gelişmiş şehri olmasına rağmen oldukça bakımsız ve fakir bir halde. Buna rağmen devam eden çok fazla inşaat mevcut. Tüm şehir bir şantiye alanı gibi, her yerde bir inşaat devam ediyor. Bu inşaatların kısa bir süre içerisinde şehrin atmosferini ve çehresini oldukça değiştirecekleri şimdiden belli oluyor. Yabancı şirketlerin ve bankaların fazlalığını göz önüne aldığımızda bu binaların da kimlere ait olabileceğini tahmin edebiliyoruz. Marketlerdeki ürünlerin ise neredeyse tamamı ithal ürünlerden oluşuyor. Makedon malları çoğunlukta ve birçok Türk malına da rastlamak mümkün. Pazarlardaki ürün çeşitliliği ise fazla değil ancak sebze ve meyvelerin görünüşünden bile Balkan topraklarının verimliliği anlaşılıyor. Hormon kullanıldığını hiç sanmadığım ürünler son derece canlı ve iri, oldukça da lezzetliler.

Şehrin en bakımlı ve canlı yeri ise Rahibe Teresa Bulvarı. Bu bulvar araç trafiğine kapatılmış ve sağlı sollu cafe, restoran ve mağazalarla donatılmış halde. İnsanların çoğu burada vaktini geçiriyor. Cafeler ve restoranlar her zaman dolu. Yemek porsiyonları çok büyük ve çok ucuz olmasına rağmen pek fazla çeşit bulabilmek mümkün değil. Bir Balkan klasiği olan köfteciler ve börekçiler her yerde, bunların yanında fastfood ve özellikle pizza da çok yaygın. Bulvarda ve Priştine Üniversite’sinin çevresinde çok sayıda bar bulmak da mümkün ve buralara gençler oldukça rağbet ediyor. Gece geç saatlere kadar açık ve kalabalık oluyorlar. Aslında tüm şehir canlı bir halde geç saatlere kadar sokaklar dolu. Şehrin nüfusu çok genç, dolaşırken neredeyse hiç yaşlı insan görmemiş olmamız dikkatimizi çekiyor. İnsanlar kibar ve düşünceli. Birbirleriyle 3 kere öpüşerek selamlaşıyorlar. Trafikte ise katı bir şekilde kurallara uyuyorlar. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde olduğu gibi burada da arabalar her halükarda yayalara yol veriyor. Bu duruma alışık olmadığımızdan ilk başta epey garip geliyor, biz arabaların geçmesi arabalar da bizim geçmemizi bekliyor, sonra sanki bize yol vererek büyük bir lütufta bulunmuşlar gibi bir mahcubiyet hissederek ve daha fazla bekletmemek için koşar adımlarla karşıya geçiyoruz.

Rahibe Teresa Bulvarı

Priştine kamusal alanda ve yaşamda dinin izleri pek görülmeyen bir şehir. Sokak ve meydanlarda dini isimlendirmelere, dinsel sembollere veya heykellere rastlamak mümkün değil. Kurban bayramının 3. günü olmasına rağmen okullar eğitime devam ediyordu. İnsanlar rahatça barlara giderek açık alanlarda içkilerini içebiliyorlardı. Dinin gündelik yaşama etkisi sınırlı kalmış. Öyle ki şehirde olduğumuz süre boyunca en fazla 4-5 başörtülü kadın gördük.

UÇK komutanlarından Zahir Pajaziti

Dinler, Balkan coğrafyasının tamamında olduğu gibi Kosova’da da ulusal kimliklerle bütünleşmiş bir halde. Nitekim Müslümanlık da son derece canlı olan Arnavut milliyetçiliğinin Sırplara karşı kendilerini tanımlamak için kullandıkları argümanlardan biri halinde. Ancak asıl vurgu çok belirgin bir şekilde Arnavut kimliği üzerinde. Şehirde resmi binalar haricinde Kosova bayrağını görebilmek mümkün değil, oralarda da Kosova ve Arnavutluk bayrakları birlikte yer alıyor. Evlerde, dükkanlarda ve sokaklarda ise sadece Arnavutluk bayrakları asılı. Çift başlı Arnavut kartalı şehirde baktığınız her yerde mevcut. Sokaklar Arnavut kartalını çıkartma, geçici dövme veya bayrak olarak satan sayısız seyyar satıcıyla dolu. Kiminle sohbet etmeye başlasanız konuyu bir süre sonra illaki “Arnavut”luğa getiriyor. Havalimanından ayrılmak için bindiğimiz taksi şoförünün tek kelime Türkçe veya İngilizce bilmemesine rağmen selam vermemizin hemen ardından bize kendinin Arnavut olduğunu ve Arnavut ile Arnavutluk kelimelerinin Arnavutçadaki karşılıklarını, telaffuzlarını anlatma çabasını takdirle izledik. Şehrin pek çok yerinde, Kosova savaşında bulunmuş veya hayatını kaybetmiş UÇK (Kosova Kurtuluş Ordusu) mensuplarının heykelleri bulunmakta. 1999 yılında Sırp saldırıları sebebiyle hayatını kaybeden Kosovalıların resimleri, AB’nin ikiyüzlülüğü açıkça dile getirilemese de buna imada bulunurcasına Rahibe Teresa Bulvarı’ndaki AB’ye ait bir binanın bahçe duvarına iliştirilmiş. Sokaklardaki polis sayısının fazlalığı da dikkat çeken bir başka ayrıntı oluyor.Priştine 20. yüzyılın ortalarına kadar Türk nüfusun çoğunlukta olduğu bir şehirdi. Öyle ki 1940’lı yıllara kadar şehirdeki Türk sayısı şehir nüfusunun neredeyse yarısını oluşturmaktaydı. Sosyalist rejimin kurulmasından sonra ise bu oran hızla düşmeye başlamış ve bugün istatistiklerde dahi dikkate alınmayan bir seviyeye kadar inmiştir. Ancak Sırpların da bu süreçten karlı çıktığını söyleyemeyiz, sosyalist rejim boyunca Türkler kadar olmasa da Sırplar da şehirdeki nüfus oranlarını kaybetmişlerdir. Arnavutlar ise çok büyük bir artış yaşayarak bu sürecin kazananları olmuştur. Bugün şehrin gündelik yaşamında Türkçe hiç yer almıyor, çoğu kişi tek tük Türkçe kelimeler biliyor olsa da konuşabilecek seviyede Türkçe bilen kimseye rastlayamadık. Seyahatimizin bir sonraki ayağı ise Türkçe’nin ve Türk kültürünün kendini çok daha güçlü bir şekilde hissettirmeye devam ettiği Prizren şehri olacak.

Bu yazı yorumlara kapalı.