İçeriğe geç

Milliyetçilik: Monarşileri Yıkan, Teokrasilere Son Veren Bir Modern Çağ İdeolojisinin Türkiye’deki Gelişimi

Milliyetçilik, tarihin son dönemine damgasını vurmuş ve üzerine en çok tartışılan konularından biri olmuş bir modern çağ ideolojidir. Milliyetçilik, vatanseverlikten farklı olarak bir duygudan ibaret olmayıp kendine özgü bir düşünsel temeli, metodolojisi, sanat ve estetik anlayışı ile ekonomi, siyaset, hukuk, bilim, din gibi alanlarda kendine özgü politikalar üreten bir düşünceler bütünüdür. Nitekim 1789’daki Fransız Devrimi ile ortaya çıkan da vatanseverlik, insanın yurduna bağlılığı veya bir parçası olduğu toplumu sevmesi gibi duygular değil, kendi sistemi ve bütünlüğü olan bir ideolojidir. Fransız Devrimi ile doğan milliyetçilik ideolojisi önce Avrupa’da etkili olmuş ve kısa süre içerisinde dünyaya yayılarak, tüm dünyadaki siyasi dengelerde ve insanlık tarihinde büyük değişikliklere sebebiyet vermiştir. Öyle ki büyük halk kitlelerini harekete geçirmiş, imparatorlukları yıkmış, monarşileri yok etmiş, teokrasilere son vermiştir. Dünya’daki siyasi dengeler, sınırlar ve rejimler bu yeni fikrin etkisiyle yeniden şekillenmiştir.

1) Milliyetçiliğin Fikirsel Kökenleri

Milliyetçiliğin birçok farklı teorisi bulunmasına rağmen aslında hepsinin temelinde yatan; bütünün onu oluşturan parçaların toplamından daha büyük ve başka bir şey ortaya çıkardığı düşüncesidir. İlk olarak Aristoteles’in dile getirdiği bu düşünce zamanla Holizm veya Gestalt Psikolojisi gibi akımlara dönüşerek birçok düşünürü etkisi altına almıştır. Milliyetçiliğin felsefi ve sosyolojik temellerini oluşturan düşünürler de bu düşünce temelinden yola çıkmıştır. Böylece millet denilen kavramın bireylerin toplamından daha büyük bir şeyi ifade ettiği sonucuna varılmıştır. Yani “millet”, bireylerin tek tek toplamından oluşan “halk” kavramından farklı olarak o toplumun geçmişini, bugününü ve geleceğini her şeyiyle birlikte ifade etmektedir.

Jean Jacques Rousseau

Farklı ülkelerde, farklı düşünürler elinde gelişmiş birçok farklı milliyetçilik kuramı olmasına rağmen kanımızca en tutarlı düşünsel temellere oturmuş olan ve Türk milliyetçiliğinin de etkilenmiş olduğu yolu takip edeceksek Jean-Jacques Rousseau’dan başlamak doğru olacaktır. Rousseau’nun toplumu yücelten fikirleri, milliyetçiliğin düşünsel temellerinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Toplum Sözleşmesi adlı eserinde birey – toplum ilişkilerini şöyle açıklar: “Üyelerinden her birinin canını, malını bütün ortak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulmalı ki, orada her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun. İşte, toplum sözleşmesinin çözüm yolunu bulduğu ana sorun budur… Toplum üyelerinden her biri, bütün haklarıyla birlikte kendini baştanbaşa topluluğa bağlar; çünkü bir kez, her kişi kendini tümüyle topluma verdiğinden, durum herkes için birdir; durum herkes için bir olunca da bunu başkalarının zararına çevirmekte kimsenin bir çıkarı olamaz… Kendini topluma bağlayan kişi, hiç kimseye bağlanmamış olur ve kendi üzerinde başkasına tanıdığı hakları elde etmeyen hiçbir üye bulunmadığına göre de, herkes hem yitirdiğinin tam karşılığını, hem de elindekini korumak için daha çok güç kazanmış olur. Özüne bağlı olmayan şeyler bir yana bırakılırsa, toplum sözleşmesi şöyle özetlenebilir: Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz. Bu birlik sözleşmesi, o anda sözleşmeyi yapanların kişisel varlığı yerine, toplantıdaki oy sayısı kadar üyesi olan tüzel ve kolektif bir bütün oluşturur. Bu bütün, ortak benliğini, yaşamını ve istemini bu sözleşmeden alır. Bütün öbür kişilerin birleşmesiyle oluşan bu tüzel kişiye eskiden site denirdi şimdiyse cumhuriyet ya da politik bütün deniyor… Ortaklara gelince, onlar bir birlik olarak halk, egemen gücün birer üyesi olarak teker teker yurttaş, devletin yasalarına boyun eğen kişiler olarak da uyruk adını alırlar.[1] Rousseau, genel iradenin bireylerin tek tek iradelerinin toplamı değil de bireylerin iradesinden bağımsız olan toplum iradesi olduğunu, bireylerin tüm haklarını toplum sözleşmesi ile içinde bulunduğu topluma devrettiğini, zaten bireyin ancak bu şekilde özgürleşebileceğini savunarak bu gibi toplumu yücelten fikirler temelinde önce ulusu, sonra da örgütsel yapısını yani devleti ve kurumlarını açıklamıştır. Ancak Rousseau’ya göre ulus haline gelmeyi sağlayacak sosyal zorlama ne güç, ne de otoriteyle sağlanamaz. Zira bir sözleşmeyle krala yönetme yetkisini devretmek yerine halkın önce aynı sözleşmeyle ulus haline gelme iradesi göstermesi gerekir. Ancak ulus oluşturma iradesine sahip insanların aralarındaki sözleşmeyle sosyal zorlama da ortaya çıkar, sosyal zorlama onların iradelerine dayanır. Zaten sözleşme de meşruiyetini ortak rızaların aynı yönde olmasından alır.[2]

Fransız Devrimiyle, milliyetçiliğin yanında cumhuriyetçilik, halkçılık ve laiklik fikirleri de doğmuştur. Bu fikirlerin birlikte doğması ve bir arada gelişmesi şans eseri değildir. Tüm bu fikirler birbirleriyle ilişkilidir ve birbirlerinin tamamlayıcısıdır. Milliyetçilik her şeyden önce din temelinde örgütlenmiş devletlere yani ümmet devletlere ve teokrasilere bir karşı çıkıştır. Devlet, toplum ve birey arasındaki ilişkilerde dinin belirleyici unsur olmasına karşı çıkarak belirleyici unsur ve devlet örgütlenmesinin temeline millet/ulus kavramını getirmeyi amaçlamıştır. Bunun yanında ulusu egemenliğin tek meşru kaynağı ve kullanıcısı olarak görerek egemenliğin kaynağını dünyevileştirmeye çalışmıştır. Bu amaçları da milliyetçiliği, laiklik ve cumhuriyetçiliğe bağlı kılmıştır. Bu fikirlere dayalı olarak doğan milliyetçilik ideolojisinin tarihte oynamış olduğu ilerici rolü ulus devlet başlığı altında incelemek gerektiğini belirterek milliyetçiliğin ülkemizdeki doğumu, gelişimi ve zaman içinde geçirdiği değişim üzerinden devam edelim.

“Halka Yol Gösteren Özgürlük” – Eugène Delacroix

2) Türk Milliyetçiliği

Fransız Devriminin ardından dalga dalga yayılan ve imparatorlukların egemenliği altında yaşayan halkları etkisi altına alan milliyetçilik akımı 19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrimüslim halkları da etkilemeye başlamıştır. Kısa bir süre sonra artık klasik yapılı imparatorlukların ayakta kalamayacağı Osmanlı idarecileri ve aydınları tarafından da anlaşılmıştı. Bu doğrultuda “millet sistemi” olarak adlandırılan ve Osmanlı Devleti ile egemenliğindeki halkların ilişkilerinde temel olan klasik sisteminin değiştirilmesine çalışılmıştır. Osmanlı millet sisteminin, her ne kadar millet kelimesini içerir bir şekilde adlandırılsa da modern anlamdaki millet kavramıyla bir ilgisi yoktur, bu sistemin temeli dine dayanmaktadır. Vergilerin salınıp toplanması, yargı düzeninin ve eğitimin dini cemaat liderleri tarafından örgütlendirilip yürütülmesi hep bu sistem çerçevesinde din temelinde bölünen ama millet olarak adlandırılan gruplara göre gerçekleştirilirdi. Bu millet ayrımında dil ve ırk esası gözetilmezdi.[3] Sistemin şekillenmesinde din ve mezhep farklılıkları temel etken olsa da göçebelik ve yerleşiklik gibi sosyal yapıların da etkili olduğu görülmektedir. Yüzyıllar boyunca başarılı bir şekilde işleyen bu klasik sistem milliyetçilik fikirlerinin etkisiyle artık işe yaramaz bir hale gelmişti. Öyle ki, Bulgar milliyetçiliğini besleyen en önemli etkenlerden biri klasik sistemde Bulgarların mezhepsel gerekçelerle Rumlarla aynı unsur olarak görülmesi ve bu sebeple Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı olmaları olmuştur.[4] Bulgar milliyetçiliğinin Rumlardan bağımsız ulusal bir Bulgar kilisesi talebiyle ortaya çıkması aynı zamanda Osmanlı millet sisteminin artık halkların değişen düşünce yapıları ve yeni dünya düzeni karşısında iflas ettiğinin de göstergesiydi. Nitekim millet sistemi artık işlemez bir duruma gelerek yerini “Osmanlılık” fikirlerine bırakmaya başlamıştır. II. Mahmut’un 1837’deki şu sözleri: “Ben, tebaamın Müslüman’ını camide, Hıristiyan’ını kilisede, Musevi’sini de havrada fark ederim. Aralarında başka gûna bir fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavîdir ve hepsi hakiki evladımdır.[5] ve 1837 Mayısında halka yaptığı bir konuşmada ki şu sözleri: “Siz Rumlar, siz Ermeniler, siz Yahudiler, hepiniz Müslümanlar gibi Allah’ın kulu ve benim tebaamsınız; dinleriniz başka başkadır; fakat hepiniz kanunun ve irade-i şahanemin himayesindesiniz.[6] Osmanlılık fikrinin artık devletin resmi politikası olduğunu gösteriyordu. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Mithat Paşa’nın Balkanlar’daki politikaları, Abdülmecit’in söylemlerinde dini terimolojiyi kullanmaktan kaçınması, ilk anayasamız olan Kanun-i Esasi, Jön Türkler, Namık Kemal ve Tevfik Fikret gibi dönemin en etkili aydınları hep bu Osmanlılık fikrine hizmet etmekteydi. Osmanlı meclislerinin yapısını incelemek Osmanlılık fikrine ne kadar samimiyetle sarınıldığını göstermektedir. 1876’da açılan Mebusan Meclisi’ndeki 119 mebusun 47’si, Ayan Meclisi’ndeki ise 36 mebusun 11’i gayrimüslimlerden oluşmaktaydı.[7] 1908 Devrimi’nin ardından yeniden açılan Meclis-i Mebusan’da da gayrimüslimlerin temsil oranı 3’te 1’in üzerindeydi. Bu oranlar o dönemlerde Avrupa parlamentolarındaki kurucu unsur dışındaki unsurların temsil oranlarının oldukça üstündeydi.[8] Tüm bu çabalara rağmen Osmanlılık fikri bir türlü benimsetilemiyordu. Bağımsızlık isyanları son bulmadığı gibi gerek 93 Harbi’nde, gerek Balkan Savaşlarında gayrimüslim halklar milli bir bilinçle Osmanlıya karşı savaşıyorlardı.

Türk milliyetçiliğinin öncü ve önemli yayın organlarından biri olan Türk Yurdu Dergisi’nin ilk sayısı

Osmanlıcılık politikalarının başarısızlığını gören II. Abdülhamit çareyi İslamcılık fikrine sarılmakta bulmuştu ve bu amaçla ilk defa halifelik unvanı vurgulanıyor, Müslüman halklar arasında ümmetçilik anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyordu. II. Abdülhamit’in ümmetçiliğinin karşısına ise Jön Türkler bu sefer meşrutiyet, anayasa, meclis gibi modern argümanlarla destekledikleri Osmanlıcılık fikriyle çıkıyordu. Ancak gayrimüslimlerin de büyük bir desteğini alarak gerçekleşen 1908 Devrimi’nin ardından oluşan hürriyet ve Osmanlılık havası çok uzun süre etkisini gösteremeyecek ve kısa bir süre için azalan isyanlar kaldığı yerden devam edecekti. 1912 Balkan Savaşı’nda tüm gayrimüslim Balkan halklarının Osmanlı’ya karşı savaşa girmesi, hatta bir Balkan Konfederasyonu fikri doğrultusunda Osmanlılık fikrini desteklemiş ve bu amaçla İttihat ve Terakki ile işbirliği yapmış olan Yane Sandanski gibi örgüt liderlerinin bile Osmanlı’nın karşı safında yer almasıyla[9] Osmanlılık fikri herkesin kafasında çökmüştü. Aslında yapay bir kavram olan Osmanlılık fikri milliyetçiliğin dünyasında daha en başından ölü olarak doğmuştu.[10] Öyle ki; Rum kökenli Osmanlı mebusu olan ve mecliste sadece Rum Patrikhanesi’nin çıkarları için çalışan Boşo Efendi kendisine Osmanlı mebusu olduğunu, memleketin diğer sorunlarıyla da ilgilenmesi gerektiğini hatırlatanlara verdiği “Benim Osmanlılığım da Osmanlı Bankası’nın ki kadardır.[11] cevabıyla Osmanlılık fikrinin yapaylığını ve başarısızlığını herkesin yüzüne vuruyordu. Unutmayalım ki Osmanlı Bankası sermayesi ve yöneticileriyle tamamen yabancı bir bankaydı ve aynı işlem için gayrimüslimlerden tek şahit talep ederken Müslümanlardan iki şahit talep etmekteydi. Boşo Efendi’nin bu sözlerinin Osmanlı’nın Türk aydınlarını oldukça etkilediği Ziya Gökalp’in “Vatan” şiirinde hayalindeki vatanı tasvir ederken “…mebusları temiz, orda Boşoların sözü yok!” demesinden anlaşılmaktadır.

Cumhuriyet Devrimi, Türk milliyetçiliğinin siyasetten hukuka, iktisattan sosyal yaşama varana dek geliştirmiş olduğu tasarımların fiiliyat bulmasıdır.

Batılı Devletlerin ve Rusya’nın baskı ve müdahaleleri etkisiyle Osmanlı ülkesinde çok daha acı bir şekilde yaşanan bu değişim süreci aslında başta Osmanlı gibi çok uluslu olan Avusturya-Macaristan ve Rusya İmparatorlukları olmak üzere tüm imparatorluklarda yaşanıyordu. Toprağa dayalı ekonomilerin yerini ticarete bırakması, burjuva sınıfının güçlenmesine ve söz sahibi bir konuma gelmesine neden olmuştu. Burjuva sınıfı güçlenen toplumlarda da milli bilinç gelişiyordu. Osmanlı’da ticaretle uğraşan kesim daha çok gayrimüslimlerden oluştuğundan burjuva sınıfı da buna bağlı olarak milliyetçilik fikirleri de ilk olarak bu gayrimüslim toplumlarda ortaya çıkmıştır. Türkler, Araplar hatta Ermeniler gibi burjuva sınıfı gelişmemiş olan, toprağa bağlı olarak yaşayan veya ancak tekstil, demircilik gibi bir kaç alanda ufak atölyelerde üretim yapabilen toplumlarda milliyetçilik fikirleri daha geç ortaya çıkmıştır. Bu toplumlar arasında da milliyetçilik fikrinin tesirine en son giren Türkler olmuştur. Türk milliyetçiliği fikri 93 Harbi’nin ardından bir kısım Jön Türk arasında gelişmeye ve yayılmaya başlasa da Balkan Savaşları’ndaki büyük şoka kadar yine Osmanlıcılık ve İslamcılık politikaları aydınlar arasında ve devlet politikasında baskın olacaktır. Ancak Balkan Savaşı’nın ardından Türk milliyetçiliği fikri gür bir sesle duyulabilecektir. O gün gelene kadar siyaset sahnesindeki asıl oyuncular Osmanlıcılık ve İslamcılık olmuştur. Türk milliyetçiliğinin önde gelen düşünürlerinden olan Yusuf Akçura’nın söz konusu üç fikrin değerlendirmesini ve mukayesesini yaptığı meşhur “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi bu konuda önemli bir dönüm noktası oluşturmaktadır ve Türk milliyetçiliğinin manifestosu niteliğindedir. Türkçülük fikri, Yusuf Akçura’nın bahsettiği gibi; “birkaç kişinin dimağ ve kalplerinde düşünceler, duygular ve emeller uyandıran, ara sıra dil ve kalemlerinden belirsiz ve çekingen bir şekilde çıkan bir teoriden ibaretti. Bu teori, o zamanlar muhite o kadar yabancıydı ki, taraftarı olanlar, onu pek açık söyleyip yazmaktan çekiniyorlardı.[12] Zira o dönem Türk milliyetçiliği için kullanılan “Türkçülük” terimi bile Osmanlıcılık ve İslamcılık fikirlerini savunanlar tarafından küçükseme amaçlı olarak kullanılmıştır. O dönemlerde “Türk” ismi kaba ve cahil anlamında Anadolu köylüsüne hitaben kullanılan bir kelimeydi. Türk kökenli olsalar dahi Osmanlıcılık ve İslamcılık fikirlerinin savunucusu olan aydınlar kendilerine Türk demezlerdi, onlar için “Türk” Anadolu’nun kaba ve cahil köylüsüydü ve “Türkçüler” ise o köylülere umut bağlayan bir avuç akılsızdan ibaretti, dolayısıyla ciddiye alınmamalıydılar. İslamcı ve saltanatçı kesimler nezdinde Türklüğün aşağı bir paye, milliyetçiliğin ise sapkın bir fikir olarak görülmesi Cumhuriyet devrinde bile devam etmiştir. Örneğin Osmanlı Devleti’nin son şeyhülislamlarından olan 150’lik Mustafa Sabri’nin Yunanistan’a kaçtıktan sonra orada çıkardığı Yarın Gazetesi’nin 29 Temmuz 1927 tarihli sayısında yayınladığı şiiri şöyledir: “Ben de aynıyla reddedip Türk’ü / Attım üstümden en elim yükü / Tövbe yarabbi, tövbe Türklüğüme / Beni Türk milletinden addetme!” Aynı gazetenin 14 Nisan 1930 tarihli sayısında ise “Benim elimden gelse Türkleri Arap yaparım, diğer Müslümanları da. Bunların vaktiyle Araplaşmadığına da çok eseflenirim.”demektedir. Dürrizade Abdullah’ın Mustafa Kemal ve Kuvvâ-yi Milliye aleyhine verdiği fetva ise şu satırları içerir: “Milliyetçileri öldürenler gazi sayılır, bu yolda ölenler şehit

Türk milliyetçiliğinin tartışmasız en belirgin niteliği halkçı olmasıydı. Bu halkçılıkta Rusya’da 1870’lerde başlayan halkçı Narodnik Hareketi etkili olmuştur. Türk milliyetçiliğinin başlangıcı olan, Narodnik halkçılığı etkisindeki Cedit Hareketi’nden beri bu halkçı nitelik mevcuttur ve Ceditçilerin etkisiyle gelişen Osmanlı topraklarındaki Türk milliyetçiliğinde de halkçı nitelik güçlü bir şekilde devam etmiştir. Hatta Niyazi Berkes’e göre Türk milliyetçiliğinin oluşum nedeni halkçıların aldığı tepkiler ve hücumlardır. Berkes, Türk milliyetçiliğinin halkçı niteliği hakkında şöyle der: “…ilk defa olarak Tanzimatçı, yeni Osmanlıcı ve İslamcı çeşitten olmayan bir Batı anlayışı, meşrutiyetle ortaya çıkan ‘halkçı’ aydınlar arasında belirmiştir. Bugün bizde hangi edebiyat kitabını açarsanız, orada meşrutiyetle birlikte bir ‘milliyetçilik’ ve ‘milli edebiyat’ akımı başladığı iddiasını görürsünüz. ‘Halkçılık’ ve ‘toplumculuk’ akımından ise hiç söz etmezler. Halbuki gerçek olan şudur: ‘Milli edebiyat’ akımı ve ‘milliyetçilik’, ‘halkçılık’ hareketinden sonra ve hücumlar karşısında aldığı şekil olarak doğmuştur… Peykçi Batıcılar, Osmanlıcılar, İslamcılar yani bütün alafranga aydınlar ‘halkçılara’ hakaret ya da alay etmek için ‘Türkçü’ adını taktılar. (Türk o zaman, kaba, cahil halk demekti. Osmanlıcılarla İslamcılar okumuş kibar kişiler olduklarından, kendilerini Türk saymazlardı.) Halkçılık, yavaş yavaş Türkçülük – milliyetçilik / kavmiyetçilik – olarak tanınmaya başlandı…[13] Fransız Devriminin etkisiyle Türk milliyetçisi aydınlar arasında gelişmeye başlayan egemenliğin kaynağının millet olduğu ve kullanımında söz sahibi olması gerektiği, milleti oluşturan tüm yurttaşların eşit olduğu gibi fikirlerin etkisiyle Anadolu’nun gariban Türk köylüsünü İstanbul’un Osmanlı asilzadeleriyle bir tutan bu fikirlerin Osmanlı’nın aristokrat zümresi tarafından hiç hoş karşılanmamış olması pek de şaşılası olmasa gerek. Aynı şekilde Türk milliyetçilerinin hoş karşılanmayan bir diğer özelliği de kadın hakları savunucusu olmalarıydı. Ulusu oluşturan her bireyin eşit olduğu fikrine dayanan milliyetçilik fikrinin gereği olarak kadın hakları mücadelesini de milliyetçiler üstleniyordu. İsmail Gaspıralı kız çocuklarının okuyabilmesi için kız mektepleri açıyor, Kadınlar Dünyası isimli bir dergi çıkararak mücadele ediyor ve Kadınlar Ülkesi ismiyle yazdığı ütopik romanda kadınların hükmettiği bir ülke hayal ediyordu. Ziya Gökalp ise feminizmin eski Türk kültüründen gelen bir düstur olduğunu ve gelecekteki Türk ahlakının da esası olması gerektiğini söylüyordu: “Dünyanın en demokrat kavmi eski Türkler olduğu gibi, en feminist ulusu da yine eski Türklerdir. Aslında feminizm, demokrasinin, yani eşitliğin kadınlarla ilgili bir görünümüdür.[14] Türklerin feminist olmasına başka bir sebep de eski Türklerce Şamanizmin kadındaki kudsi kuvvete dayanmasıydı.[15] Ülkemizdeki Türkçülük akımı doğar doğmaz, feminizm ülküsü de birlikte doğdu. Türkçülerin hem halkçı olmaları hem de kadın haklarını tanımaları, yalnızca bu yüzyılın bu iki ülküye değer vermesinden dolayı değildir; eski Türk hayatında demokrasi ile feminizmin iki başlıca ilke olması da, bu konuda büyük bir etkendir… Bundan dolayı, gelecekteki Türk ahlakının ilkeleri de ulus, yurt, meslek ve aile ülküleriyle birlikte demokrasi ve feminizm olmalıdır.[16]

İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı Alem-i Nisvan (Kadınlar Dünyası) Dergisi’nin bir sayısı
İsmail Gaspıralı

Türk milliyetçisi aydınlar arasında halkçı fikirlerin çok ileri noktalara vardığı görülmektedir. Öyle ki Cedit Hareketi’nin en önemli düşünürü İsmail Gaspıralı’nın, sosyalizme yönelik kadınların ortak olacağı, ailenin ortadan kalkacağı gibi kara propagandaların etkisiyle kaleme aldığı sosyalizm karşıtı yazıları olsa da sosyalizmden oldukça etkilendiği açıktır. Sınıf mücadelesi, sosyal adalet, eşitlik gibi konularda sosyalizmin etkisiyle şekillenmiş fikirlere sahiptir. Avrupa’nın sınıf mücadeleleriyle çalkalandığı günlerde Paris’te Karl Marx’la aynı mahallede oturan Namık Kemal ne Avrupa’daki bu hareketlerden ne de Marx’ın fikirlerinden tek satır bile bahsetmezken İsmail Gaspıralı Avrupa’daki sosyal olaylar ve Marx’ın fikirleri üzerine kafa yoruyor, yazılar kaleme alıyordu. Yine tüm tahlillerini diyalektik metotla gerçekleştiren Yusuf Akçura da sosyalizmden oldukça etkilenen aydınlardandır. Osmanlı aydınlarının ekonomiye ve Marx’a olan ilgisizliklerinden şikayet ediyor ve siyasetçiler gibi tarihçiler için de materyalizmin idealizmden daha doğru olduğunu savunuyordu.[17] Rusya’da tanık olduğu 1905 Devrimi onun için işçi sınıfının gücünü görerek çağın devrimci dinamiklerini doğru kavraması bakımından verimli bir okul olmuştu.[18] 1917 Sovyet Devrimi’ni ise Doğu’ya özgü ve Doğu’nun adalete duyduğu derin özlemin tezahürü olarak değerlendiriyordu. Akçura’nın da kurucuları arasında bulunduğu ve ilk defa milli adını kullanan Milli Meşrutiyet Fırkası’nın temel politikası anti-emperyalizm ve halkçılık üzerine kuruluydu. Türk Ocaklarında yetişen ve daha sonra Türkiye Komünist Fırkası’nın kurucusu olacak olan Mustafa Suphi de bu partinin ileri gelenleri arasındaydı. Alman sosyalisti ve Lenin’in de mücadele arkadaşlarından olan Parvus’un, Türk milliyetçilerinin ideolojik yayın organı olan Türk Yurdu dergisinde anti-emperyalist ekonomik analizleriyle yer alan bir yazar olması da ilk dönem Türk milliyetçiliği ve sosyalizm arasındaki bağı gösteren önemli bir ayrıntıdır.[19] Sosyalizmden etkilenen Türk milliyetçilerinin yanında; Mollanur Vahidov, Mir Seyyit Sultan Galiyev, Neriman Nerimanov, Turar Rıskılov, Mustafa Suphi, Şevket Süreyya Aydemir gibi sömürünün ulusal boyutunu fark etmiş ve bu sömürüye karşı uluslaşmanın gereğini görerek Türk milliyetçiliğini anti-emperyalist ve halkçı bir mücadele olarak benimsemiş sosyalist düşünür ve kuramcıların fikirlerini de Türk milliyetçiliğinin oluşumunu incelerken göz ardı etmemek gerekir. Belki de, ilk dönem Türk milliyetçilerinin milliyetçilik anlayışlarını en iyi özetleyen cümle, yazarları arasında Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Fuad Köprülü, Mehmet Emin Yurdakul, Mahmut Şevket Esendal, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi aydınların bulunduğu Halka Doğru dergisinin şiarı olan “Ulusu yüceltmek halkı yüceltmekten geçer.” sözüdür.[20]

Türk Milliyetçiliğinin ilk dönem aydınlarının halkçı ve anti-emperyalist olmalarının yanında bir diğer ortak özellikleri de hepsinin sıkı bir şekilde laikliği savunmalarıdır. Ümmet yapısından kurtulmanın ve eşit yurttaşlar temelinde uluslaşmanın toplum laikleşmeden başarılamayacağının farkındaydılar. Onların bu laikleşme tutumları da açıkça göstermektedir ki Türk milliyetçiliği hamasi bir muhafazakarlıktan değil, akılcı bir devrimcilikten doğmuştur. Attila İlhan’ın da dediği gibi “Bu ülkede ilk Türkçüler devrimci, ilk devrimciler Türkçüydü.

Ziya Gökalp

Peki, Türk milliyetçiliği milleti nasıl tanımlıyordu? Irkçı mıydı? Saldırgan bir milliyetçilik miydi? Bu soruları yanıtlamadan açıklık getirilmesi gereken bir nokta vardır. O dönemin dilini ve kullanılan kelimelerin o gün nasıl bir anlam taşıdığını, bu kelimelerle ne ifade edilmeye çalışıldığını doğru değerlendirmeliyiz. Irk kelimesi o dönemin oldukça kullanılan “moda” kelimelerindendir. Öyle ki İslamcılık fikrini savunan Mehmet Akif Ersoy bile şiirlerinde “Türk” kelimesini neredeyse hiç kullanmazken “ırk” kelimesini bolca kullanmaktadır. Ersoy’un burada ırk kelimesi ile kastının kana ve kafatasına dayanan bir yapı olmadığı açıktır. Osmanlı’nın klasik Millet Sistemi yüzünden millet kelimesi din temelinde gruplaşan toplulukları ifade eden bir anlam kazanmıştı. Millet kelimesi dini grup anlamı kazanınca Fransız Devrimi ile ortaya çıkan modern ulus kavramını karşılamak için de ırk kelimesi kullanılmaya başlandı. Tam tersi yönde benzer bir anlam kayması Rusya’daki Türk milliyetçileri için de söz konusuydu. İsmail Gaspıralı gibi Ceditçi ve Sultan Galiyev gibi sosyalist aydınlar Rusya’daki Türkleri ifade etmek için Müslüman kelimesini kullanırlardı. Rusya’daki Müslüman nüfusun neredeyse tamamının Türklerden oluşması sebebiyle orada Müslüman ve Türk arasında bir fark görülmeyerek milleti ifade etmek için Müslüman kelimesini kullanmaktan bir rahatsızlık duyulmamıştır. Kısacası o dönem Osmanlı’daki milliyetçiler arasında kullanılan ırk kelimesi bugünkü anlamından farklı olarak kan ve kafatasından ziyade kültür ve dile dayanan bir birliği ifade etmektedir. Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset makalesinde milliyetçiliğin amacı olarak “ırka dayanan siyasi bir Türk milleti teşkil etmek” ifadesini kullanırken buradaki ırk kavramıyla daha çok din dışı birleştirici ve özellikle dil gibi daha kalıcı bir unsura gönderme yaptığı anlaşılmaktadır.[21] Akçura, 1919’da İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta, Türk milliyetçiliğinin tarihinde iki akımın; emperyalist bir Türkçülük ile demokratik bir Türkçülüğün olduğunu ve kendisinin daima ikincisini savunduğunu belirtmiştir.[22] Türk milliyetçiliğinin en önemli düşünürlerinden olan İsmail Gaspıralı ise milletin tanımını ve milliyetçiliğin amacını şu sözle özetler: “dilde, işte, fikirde birlik”. Bu sözden de anlaşılacağı gibi Gaspıralı milleti ortak bir dil üstünde buluşan, aynı idealleri, aynı amaçları taşıyan ve bunun için birlikte mücadele eden kimselerin topluluğu olarak tanımlar. Atatürk’ün “fikirlerimin babası” dediği, Türk milliyetçiliğinin en büyük kuramcısı, Halil İnalcık’ın tanımıyla “yüzyıla damgasını vuran düşünür” Ziya Gökalp ise en meşhur eseri olan Türkçülüğün Esasları kitabında ırkı ve kavmi esas alan milliyetçilik anlayışlarını eleştirmiş, ırk kelimesinin hayvan bilimine ait bir terim olduğunu, kavmin ise ilkel kabilelere özgü olduğunu ifade etmiş ve milleti şu sözlerle tanımlamıştır: “Öyleyse ulus nedir? Irksal, kavimsel, coğrafyasal, siyasal ve iradi güçlere üstün gelecek ve egemen olabilecek başka ne gibi bir bağımız var? Sosyoloji kanıtlıyor ki, bu bağ eğitimde, kültürde yani duygularda birlik olmaktır.[23] Gökalp devam eder: “Yalnız mutluluk zamanında değil, felaket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl ulusumuz dışında sayabiliriz?… Gerçekten de, atlarda soy sop aranmalıdır; çünkü bütün meziyetleri içgüdüye dayanan ve kalıtımsal olan hayvanlarda soyun büyük bir önemi vardır. İnsanlarda ise ırkın toplumsal iyi niteliklere hiçbir etkisi olmadığı için soy sop aramak doğru değildir.[24] Ayrıca Gökalp’e göre milletlerin birbirlerinden bir üstünlüğü yoktur, bir millette mensup olmak herhangi bir kişiye doğuştan gelen bir nitelik kazandırmaz, nitelik ancak eğitim yolu ile kazanılabilir: “Sosyolojiye göre, bireyler dünyaya gelirken toplumsal nitelikleri olmaksızın gelirler. Yani toplumsal bilinçlerinden hiç birini birlikte getirmezler. Örneğin dille, dinle, ahlakla, güzel sanatlarla, siyasetle, hukukla, iktisatla ilgili bilinçlerinden hiç birini birlikte getirmezler. Bunların hepsini sonraları eğitim yoluyla toplumdan alırlar. Demek ki toplumsal nitelikler bedensel kalıtımla geçmez; yalnız eğitim yoluyla geçer. Öyleyse, kavimselliğin, ulusal özyapı bakımından hiçbir rolü yok demektir.”[25] Türk milliyetçiliğinin ilk dönem aydınlarının halkçılık, laiklik ve milletin tanımı konularındaki fikirlerinden Fransız Devrimini iyi bir şekilde tahlil ettikleri, Rousseau, Montesquieu gibi düşünürlerden oldukça etkilendikleri anlaşılmaktadır. Ancak Gökalp’ı çok etkileyen bir başka düşünür vardır ki o da Emile Durkheim’dır. Gökalp milliyetçilik anlayışını tamamen Durkheim’in dayanışma teorisinin üstüne kurmuştur.

Émile Durkheim

Durkheim toplumları dayanışma temelinde ele alır ve onları ikiye ayırır: mekanik dayanışmanın olduğu toplumlar ve organik dayanışmanın olduğu toplumlar. Mekanik dayanışma, Durkeim’ın deyişiyle benzerlik dayanışmasıdır ve ilkel toplumlarda görülür. Mekanik dayanışmanın hakim olduğu bir toplumun başta gelen özelliği bireyler arasındaki farklılığın yok denecek kadar az olmasıdır. Aynı topluluğun üyeleri olan bireyler, aynı duygulara, aynı değerlere ve aynı kutsal inançlara sahip oldukları için birbirlerine benzemektedirler ve bu nedenle bireysel anlamda kişilik siliktir. Organik dayanışma ise topluluğun tutarlı bir birlik içinde farklılaşması ile ortaya çıkmaktadır ve gelişmiş toplumlarda yani modern anlamdaki uluslarda görülmektedir. Organik dayanışmanın hakim olduğu toplumlarda bireysel anlamda kişilik güçlenmiştir, bireyler benzer değildir, birbirlerinden farklılardır ve tüm farklılıkları ile bir uzlaşı gerçekleştirirler. Bu uzlaşı sayesinde de toplum meydana gelir. Organik dayanışmanın olduğu toplumlarda işbölümü gelişmiştir. Toplum bir organizma gibidir, bireyler ise birbirleriyle uyum içinde çalışarak o organizmayı oluşturan organlardır. Toplum içinde her bireyin uzmanlaşarak yerine getirdiği daha dar ve farklı bir sorumluluğu vardır bu nedenle tüm bireyler birbirine muhtaçtır ve dayanışma içindedir. Bu muhtaçlık ve dayanışma modern toplumları meydana getirir. Ziya Gökalp’in tasavvur ettiği ulusun temelinde de Durkheim’ın bahsettiği organik dayanışma vardır.

3) Yozlaşma

Anti-emperyalist, halkçı, laik, akılcı ve devrimci bir akım olarak doğan Türk milliyetçiliği maalesef ki zaman içinde bu niteliklerini koruyamamış ve çıkış noktasından çok farklı mecralara sürüklenmiştir. Bu durum sadece Türk milliyetçiliği için geçerli değildir. Hemen hemen tüm dünyada özellikle de mazlum milletler arasında aynı niteliklerle doğan milliyetçilikler zaman içinde ırkçılık, faşizm veya muhafazakarlığa kaymıştır. Bu süreçte iki önemli dönüm noktası vardır. İlki; 1930’lu yıllarda Avrupa’da gelişen ırkçılık ve faşizmdir. Birçok Avrupa ülkesinde faşist veya ırkçı iktidarların kurulması ama özellikle de Almanya’daki Nazi iktidarının 1. Dünya Savaşı’ndan çökmüş bir halde çıkan Almanya’yı yeniden üretimde, ekonomide, askeriyede güçlendirmesi ve dünya siyasetinin bir oyuncusu haline getirmesi dünyanın geri kalanındaki bir kısım milliyetçiler arasında hayranlıkla izleniyordu. Ayrıca başını Nazilerin çektiği ancak Avrupa genelinde de popüler hale gelen Aryan ırkının üstün olduğu fikri çerçevesinde yapılan ırk araştırmaları da kendi ırklarına göre uyarlanarak benimseniyordu. Türkiye’de de 40’lı yıllar ve devamında bu fikirler Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu gibi isimlerin başını çektiği bir kesimi etkisi altına almıştır. Ancak ırkçı fikirler Türkiye’de sadece ufak bir kesimde etkili olmuş, büyük kitlelere tesir edememiştir. Irkçılar, Avrupa’da iktidarlara gelirken Türkiye’de 1944 yılındaki Irkçılık-Turancılık davasıyla hapislere gönderilmiştir. Şüphesiz bu davanın amacı Stalin’in boğazları ve Kars, Ardahan çevresini istediği söylentileri ayyuka çıkmışken Sovyetler Birliği’ne hoş gözükebilmek için, Sovyet egemenliği altındaki Türklere özgürlük isteyen Turancıları susturmaktı. O veya bu sebeple de olsa Türk devletinin aldığı bu tutum ve ırkçılığın Türkiye’de birkaç dergi etrafında toplanmış ufak bir kesim dışında halk nezdinde yayılmamış olması o dönem Avrupa’sı ile aramıza çok büyük bir fark koymaktadır.

Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kurucularından, kendi deyimiyle “müfrit ırkçı” Fethi Tevetoğlu en solda

Nihal Atsız ve tayfasının ırkçılıkları bir yana katı bir şekilde laik olmaları ve sadece Türk ırkından olanlar için reva görmelerine rağmen halkçı ve köylüden yana fikirler taşımaları Gaspıralı, Gökalp, Akçura gibi ilk dönem milliyetçilerinin etkilerinin hala sürdüğünü göstermektedir. Ayrıca Avrupa’ya kıyasla Türkiye’de ırkçılığın devletin ideolojisi haline gelmemiş ve halk arasında pek yayılmamış olmasında imparatorluk varisi olmanın, ırkçılığın Türk devlet teorisine ve Türk halkının düşünce yapısına uygun olmamasının yanında Türk milliyetçiliğinin kurucusu olan aydınların fikirlerini sağlam ve akılcı temeller üzerine kurmuş olmalarının da payı büyüktür. Nitekim 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa devletleri ırkçı ve faşist hükumetlerin yönetimi altına girerken Türkiye’de tüm eksiklerine rağmen bir cumhuriyetin ve demokrasinin doğmuş olması da bunu göstermektedir.

Amerikan 6. Filosu’na karşı namaz kılan ülkücüler

Milliyetçiliğin ikinci önemli dönüm noktası ise 60’lı yıllarda güçlenmeye başlayan sol ve sosyalist fikirler karşısında milliyetçiliğin emperyalizmin bir tasarımı olarak muhafazakar, serbest piyasacı ve Amerikancı hale getirilmesi olmuştur. 20. yüzyıla damgasını vuran bağımsızlık hareketleri incelendiğinde bunların hepsinin milliyetçi, sol hatta bir çoğunun sosyalist hareketler olduğu görülmektedir. Türkiye’de Mustafa Kemal, Hindistan’da Gandi ve Nehru, Cezayir’de Ulusal Kurtuluş Cephesi, Filistin’de Yaser Arafat, Küba’da Castro ve Che, Vietnam’da Ho Chi Minh, Mısır’da Cemal Abdülnasır, İran’da Muhammed Musaddık ve daha birçok ülkede birçok lider önderliğinde gelişen bağımsızlıkçı, anti-emperyalist hareketlerin hepsinin ortak özelliği ulusal ve sol bir nitelik taşımalarıdır. Nitekim 68 kuşağını incelediğimizde de Batı’daki 68 hareketiyle dünyanın geri kalanındaki hareketler arasında büyük bir farkın olduğu, Batı dışı ülkelerdeki hareketlerin belirleyici özelliğinin ulusal ve anti-emperyalist nitelik taşımaları olduğu görülmektedir. Bu durumun farkında olan Amerikan emperyalizmi de git gide güçlenen bu ulusal, bağımsızlıkçı ve sol hareketlerin karşısına kendi eliyle şekillendirdiği bir milliyetçilik anlayışını çıkarmıştır. Bilinçli olarak büyütülen komünizm korkusu, kara propagandalar, vakıflar, dernekler, filmler sayesinde “milliyetçiler”, birçoğu farkında bile olmadan, Amerikan çıkarları için tam bağımsızlık, adalet ve eşitlik taleplerine karşı savaşacak duruma getirilmiştir. Bu tasarı Türkiye’de de başarıyla uygulanmıştır. Gaspıralı, Gökalp, Akçura gibi laik, akılcı, halkçı ve anti-emperyalist aydınların elinde yaratılan Türk milliyetçiliği, “Türk-İslam Sentezi” adı verilen bir kalıba sokulmuştur.

4) Sonuç

Türk-İslam Sentezi adı verilen ve günümüzde de “milliyetçilik”ten kasıtla anlaşılan düşünce gerçek anlamında bir milliyetçilik olarak adlandırılamaz. Zira milliyetçiliğin felsefesine, temelini oluşturan fikirlere, çıkışındaki taleplere tam olarak ters düşmektedir. En başta, din temelli devletlere ve din temelli toplum yapılarına karşı doğan bir fikrin din ile sentezinin yapılarak toplumun buna göre şekillendirilmesi milliyetçiliğin yıktığı bir yapıyı yeniden kurmak olacaktır ki bunu gerçek anlamda milliyetçilik olarak adlandırmak mümkün değildir. Gerçek milliyetçilik; egemenliğin kaynağını tanrıdan alarak halka vermiş onu dünyevileştirmiştir. Dini yönetimleri yıkmış, din ve mezhep temelli toplumlara son vermiştir. İnsanları din ve mezhep farklarını gözetmeksizin aynı dünyevi kimliğin altında toplamayı amaçlamıştır: Laikliğin hem sebebi hem de neticesi olarak laiklikle birlikte doğmuş ve gelişmiştir. Ayrıca milliyetçilik bir ideoloji olması vesilesiyle akla dayanmaktadır. İnsanın aklıyla ürettiği bir siyasi sistemdir. Milliyetçiliği, temelini oluşturan felsefe ve düşünceden kopararak kuru bir hamasetten ibaret kılmak, hızla değişen dünyada bireyleri veya toplumu karşılaşacakları yeni sorunlar karşısında çaresiz bırakacaktır. Milliyetçiliğin, bahsettiğimiz muhafazakarlaşma ve hamasileşme sürecine girdikten sonra, Nurettin Topçu gibi bir ya da iki isim dışında, Gökalp, Akçura veya Gaspıralı gibi büyük düşünürler yetiştirememesinin sebebi de budur. Zira Nurettin Topçu gibi bir isim bile, Türk-İslam sentezi fikrinin kurucularından olmasına rağmen, isyanı yüceltmesi ve Anadolu Sosyalizmi adını verdiği bir çeşit sosyalizm tasavvuruna sahip olması sebebiyle söz konusu “milliyetçi” kesim arasında pek de tutulmamaktadır.

Tarihsel süreç içerisinde ilerici bir fikir olarak doğan milliyetçiliğin akılcılıktan uzaklaşarak kuru bir hamasete kayması onu, birileri tarafından istenildiği gibi şekillendirilmeye uygun hale getirmiştir. Milliyetçilik, dünyada değişen sosyal ve iktisadi dengelerin sonucunda doğmuş bir ideolojidir. Bu noktada; milliyetçiliğin, bazı görüşlere göre yerine ikame edilebilecek bir kavram olarak görülen vatanseverlikle farkı ortaya çıkmaktadır. Vatansever olmadan milliyetçi olunamayacağına şüphe yoktur, ancak vatansever olmak illa ki milliyetçi olmayı da gerektirmemektedir. Milliyetçilik yeniden şekillenen dünya düzenine göre tasarlanmış bir düşünce sistemi, bir ideolojidir yani akla dayanmaktadır, bir ideoloji olarak ortaya çıkışı ise Fransız Devrimi ile gerçekleşmiştir. Oysa vatanseverlik insanın vicdan ve duygularına dayanmakta ve tarihi, insanın tarihi kadar geriye uzanmaktadır, belki de mülkiyetin tarihi kadar geriye demek daha doğru olacaktır. Sonuç olarak; temelinde vatanseverliğin bulunmasına rağmen milliyetçiliği vatanseverlikle ikame edilebilecek bir kavram olarak ele almak hatalı bir değerlendirmeyi doğuracaktır. Milliyetçiliği dünyadaki siyasi, sosyal ve iktisadi düzen kapsamında değerlendirmek gereklidir ki; özellikle de milliyetçiliğin siyasi yapılanma şekli olan ulus devletlerin gelişimi ve günümüz sistemindeki işlevleri göz önüne alınırsa henüz milliyetçiliğin çağının geçtiğini iddia etmek için çok erken olduğu anlaşılacaktır.

Ziya Gökalp’in korporatist fikirleri genç Cumhuriyet’e siyaset, iktisat, hukuk gibi pek çok alanda temel teşkil etmiştir. – Cumhuriyet’in 10. yılı için hazırlanan bir kartpostal

 

[1] Jean-Jacques ROUSSEAU, Toplum Sözleşmesi, İş Bankası Kültür Yayınları, s.14,15

[2] Prof. Dr. Mehmet AKAD, Prof. Dr. Bihterin VURAL DİNÇKOL, Genel Kamu Hukuku, Der Yayınları, s.134

[3] İlber ORTAYLI, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, s.201

[4] Age, s.202

[5] Bülent TANÖR, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, s.69

[6] Age, s.69

[7] Age, s.156

[8] Age, s.156

[9] Yusuf HAMZA, Osmanlı İmparatorluğu’nda II. Meşrutiyet’in İlânı, Logos-A Yayınevi, s.447

[10] ORTAYLI, age, s.176

[11] Orhan KARAVELİ, Ziya Gökalp’ı Doğru Tanımak, Doğan Kitap

[12] Yusuf AKÇURA, Türkçülüğün Tarihi, Kaynak Yayınları, s.184

[13] Niyazi BERKES, Türk Düşününde Batı Sorunu, Bilgi Yayınevi, s.223-235

[14] Ziya GÖKALP, Türkçülüğün Esasları, Bordo Siyah Yayınevi, s.203

[15] Age, s.213

[16] Age, s.219

[17] Yusuf Akçura, “Sunuş”, Mehmet Ulusoy (önsöz yazarı), Türkçülüğün Tarihi içinde (7-16), Kaynak Yayınları, s.9

[18] Age, s.10

[19] Age, s.12

[20] Age, s.13

[21] Age, s.10

[22] Age, s.15

[23] GÖKALP, age, s.46-47

[24] Age, s.49

[25] Age, s.43

Bu yazı yorumlara kapalı.